MAHMUT ÖVÜR / ABD karşıtlığında sıçrama: Maskeler düştü


Açık askeri saldırılar, vekâlet savaşları, darbeler ve ekonomik tetikçilik… Bütün bunlar yetmedi; ABD emperyalizmi artık hukuku, meşruiyeti ve diplomasi dilini bir kenara bırakıp haydutluk çizgisine ilerliyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro‘nun kaçırılması, sıradan bir “operasyon” değil; uluslararası düzenin fiilen askıya alındığının ilanı, “kurallara dayalı düzen” masalının da iflasıdır.
ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu hegemonyayı uzun yıllar “demokrasi”, “özgürlük”, “hür dünya” söylemleriyle parlatmayı başardı. Fakat Küba krizi ve Vietnam Savaşı’yla başlayan meşruiyet aşınması, hiçbir zaman tamir edilemedi. O günlerde daha çok sol çevrelerden yükselen ABD karşıtlığı, 2001 sonrası bambaşka bir evreye girdi; artık mesele ideoloji değil, yaşanmış tecrübenin bizzat kendisi oldu.
Afganistan‘dan Irak’a, Suriye‘den Libya‘ya uzanan hat; demokrasi değil enkaz, istikrar değil kaos, güvenlik değil terör üretti. ABD’nin dokunduğu birçok coğrafyada devlet aygıtı çöktü, toplum dokusu parçalandı, sınırlar değil hayatlar bölündü. “İnsan hakları” diye başlayan cümlelerin sonu çoğu kez “mülteci dalgası”, “iç savaş” ve “kalıcı yoksullaşma” oldu.
Bu dönemin en dikkat çekici yönü şuydu: ABD karşıtlığı artık yalnızca solun dili olmaktan çıktı. Darbelere, müdahalelere ve dış dayatmalara karşı duran muhafazakâr iktidarlar da ABD’ye karşı sert bir tepki üretmeye başladı. Türkiye bu dönüşümün en çarpıcı örneğidir.
AK Parti iktidarı döneminde daha “milli” ve bağımsızlıkçı bir çizgiye yönelme çabası, Türkiye ile ABD’yi birçok başlıkta karşı karşıya getirdi. Geçmiş darbelerin arkasındaki Amerikan izleri hafızalardayken; 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sürecinde sergilenen tutum, “darbe dinamiğini” canlı tutmak isteyen yapıların cesaretlendirilmesi ve PKK’ya içeride-dışarıda verilen destek, Türkiye’deki ABD karşıtlığını görünür ve kitlesel bir olguya dönüştürdü.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde Türkiye ekonomisini hedef alan saldırgan dil ve hamleler de bu dalgayı büyüttü. 2018’de Optimar Araştırma’nın çalışması bu gerçeği rakamlarla gösterdi: “ABD karşıtıyım” diyenlerin oranı yüzde 71.9’a çıkmıştı. “Kısmen karşıyım” diyenler eklendiğinde toplam oran yüzde 94.6 gibi ezici bir çoğunluğa ulaşıyordu. ABD karşıtı olmadığını söyleyenler ise yalnızca yüzde 5.4’te kalıyordu. Toplum, bir kanaate değil; bir tecrübeye dayanarak konuşuyordu.
Buna rağmen hâlâ ABD’den “demokrasi” bekleyen, Batı başkentlerinden medet uman ve üstelik kendisini solcu olarak tanımlayan CHP yönetiminin bu gerçeği görmezden gelmesi, artık sadece bir siyasi yanlış okuma değildir. Bu, kamuoyunun çok net biçimde yaşadığı bir tarihsel tecrübeyi yok saymak, yani toplumsal sezgiyle bağını koparmak demektir.
İşin daha ironik yanı ise Avrupa’da yaşanıyor. ABD’nin son 15-20 yılda izlediği işgal ve kaos politikaları, Avrupa’yı göç dalgalarıyla sarsınca, “yaşlı kıtanın” aşırı sağında bile ciddi bir ABD karşıtlığı doğdu. Dün ABD’yi “komünizme karşı koruyucu” ve “demokrasinin garantörü” gören sağcı Avrupalılar, bugün önemli ölçüde onu tehdit odağı olarak görmeye başladı.
Şimdi bu tabloya Trump’ın açık tehdit siyaseti de eklenmiş durumda. Diplomasinin dili giderek sertleşmiyor; kaba bir baskı mekanizmasına dönüşüyor. Sadece devletler değil, ekonomi, teknoloji, yaptırımlar ve medya da aynı sert çizginin aparatı haline getiriliyor. Bu noktada soru artık “ABD güçlü mü?” değildir. Soru şudur: “ABD gücünü yönetebiliyor mu?”
Çünkü tarih bize çok net bir şey söyler: Çöküşler hiçbir zaman bir anda olmaz. Önce ölçü kaybolur, sonra hukuk, ardından akıl. Fütursuz davranışlar, orantısız güç kullanımı, tehdidi rutinleştiren bir dil, hukuku askıya alma ve “Ben yaparım olur” kibri…
Büyük güçlerin sonu, çoğu kez tam da buradan başlar. Tarih, bu tür savrulmaların örnekleriyle doludur.



