İLKER GEZİCİ / Pinpon masasında ego savaşları

Yönetmen kardeşler Josh ve Benny Safdie, birlikte yönettikleri Good Time ve Uncut Gems gibi başarılı yapımlardan sonra geçtiğimiz sene yollarını ayırdıklarını açıklamışlardı. Benny Safdie, Dövüş Efsanesi (The Smashing Machine) filmiyle solo kariyerine başlarken, Josh Safdie de yine bir spor filmi olarak nitelendirilebilecek Muhteşem Marty (Marty Supreme) ile solo yönetmenlik kariyerine adım attı. Başarılı performanslarıyla adından sıkça söz ettiren Timothée Chalamet’nin başrolünde yer aldığı film, ödül törenlerinden aldığı 91 adaylıkla daha vizyona girmeden dikkatleri üzerine çekti. Nitekim vizyona girdiği ilk gün 10,8 milyon dolar kazanan ve 17,4 milyon dolarlık geleneksel hafta sonu hasılatıyla öne çıkan yapım, A24 stüdyosunun tarihindeki en büyük tek günlük açılış rekorunu kırdı. Noel Günü (25 Aralık) tek başına 9,5 milyon dolar hasılat elde eden film, sinema başına düşen 145.900 dolarlık ortalamasıyla 2016 yapımı La La Land’den bu yana görülen en güçlü bağımsız film çıkışlarından birine imza attı. 60–70 milyon dolarlık bütçesiyle stüdyonun şimdiye kadarki en pahalı yapımı olma unvanını taşıyan film, bu riskli yatırımın karşılığını bulacağının sinyallerini verdi.

Daha ilk sahnede başarılı bir ayakkabı satıcısı olarak karşımıza çıkan Marty, Britanya’da düzenlenen bir masa tenisi şampiyonasında birincilik hayali kurarak tarihe geçmeyi planlar; ancak Japon rakibine yenilir. Bunu hazmedemeyen Marty, Japonya‘ya giderek bir sonraki şampiyonada intikamını almak ister. Ama büyük bir sorun vardır: Günü gününe yaşayan Marty beş parasızdır. Türlü dalaverelerle ayakta kalmaya, bir şekilde para bulup Japonya’ya gitmeye çalışır. Bu süreçte en büyük desteği çocukluk aşkı Rachel’dan (Odessa A’zion) görür. Rachel, karnında taşıdığı Marty’nin bebeğiyle birlikte aşkı için türlü riskler alır. Marty’nin hayatındaki kırılma noktası ise eski popülerliğinden uzak bir Hollywood yıldızı olan Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile tanışmasıyla yaşanır. Onun şöhretinden faydalanmak isteyen Marty, kendisinden yaşça büyük ve evli olan bu kadının gönlünü kazanmaya çalışır. Bu noktada Kay’in zengin kocası Milton (Kevin O’Leary) devreye girer. Marty, Milton’u Japonya bileti için bir fırsat olarak görür. Başta O’nun teklifini reddeden Marty, daha sonra adeta yalvararak kendini kabul ettirir ve hayalini kurduğu yolculuğa çıkar; ancak geride ne itibarı kalır ne de hayallerine ulaşmış bir adamın tatmini…

12 yaşında masa tenisine başlayan, kariyerinde 22 büyük şampiyonluk kazanan ve 67 yaşında ulusal bir raket sporu yarışmasının en yaşlı galibi olan profesyonel pinpon oyuncusu Marty Reisman’ın hayatından esinlenen film, 1950’lerin New York’unda geçiyor. Ancak kendini tekrar eden sahneler nedeniyle iki buçuk saati aşan süresi, seyri zorlaştırıyor. Film, Marty’nin yükseliş ve düşüş hikâyesini anlatırken karakterin içsel dönüşümünden çok dışsal kaosuna odaklanıyor. Bu tercih, anlatı ritminin bir noktadan sonra tekdüze hâle gelmesine yol açıyor. Duygusal doruk noktasına erken ulaşan hikâye, yönetmenin karakteri yeniden benzer sınavlara sokmasıyla etkisini yavaş yavaş yitiriyor. Seyirci, Marty’nin neyle savaştığını erken kavrıyor; ancak film, bu bilginin üzerine yeni bir katman eklemekte isteksiz davranıyor. Bu yapısal aksaklığa rağmen Muhteşem Marty’yi izlenir kılan unsur açıkça Timothée Chalamet. Kibirli, zeki, manipülatif ama aynı zamanda kabul görme ihtiyacıyla hareket eden bir karakter çizen oyuncu, oldukça küstah ve hadsiz bir figürü ne tamamen sempatik ne de bütünüyle itici kılıyor; aksine, izleyicinin mesafesini sürekli yeniden ayarlayan rahatsız edici bir denge kuruyor. Beni Adınla Çağır ve Bob Dylan: Bir Tam Bilinmez ile iki Oscar adaylığı bulunan Chalamet, bu yıl da favoriler arasında gösteriliyor. Oyuncunun diğer rollerine bakıldığında, genellikle içe dönük ve bastırılmış karakterler üzerinden ilerlediği görülür. Burada iç dünya dışarı taşmış, beden dili ve ritim oyunculuğun ana ekseni hâline gelmiştir. Oscar iddialarının temelinde de bu dönüşüm yatıyor. Ancak ironik biçimde film, Chalamet’nin sunduğu bu çok katmanlı performansı taşıyacak dramatik derinliği sağlayamıyor. Diğer oyuncuların filmin duygusal yükünü paylaşamaması, Muhteşem Marty’yi bir “tek adam gösterisi”ne dönüştürüyor.

ROLLER SAHTE DUYGULAR GERÇEK
Yönetmenliğini Japon yönetmen Hikari’nin üstlendiği Oscar ödüllü oyuncu Brendan Fraser’ın başrolünde yer aldığı Kiralık Aile izlerken insanın aklına şu cümleyi düşüren filmlerden: Hayatta zaten hepimiz biraz rol yapmıyor muyuz? Tokyo’da geçen film, hayatında bir amaç bulmak için mücadele eden Amerikalı bir aktörün, Japonya’daki bir “Kiralık Aile” ajansında çalışmaya başlamasıyla gelişen sıra dışı hikayeyi konu alıyor. Fraser’ın canlandırdığı Amerikalı aktör Philip, Tokyo’da bir “kiralık aile” ajansında işe başladığında film bize garip ama tanıdık bir dünyanın kapısını aralıyor. İnsanlar bir günlüğüne baba, eş, evlat kiralıyor. Başta tuhaf geliyor; hatta biraz rahatsız edici. Ama film ilerledikçe anlıyoruz ki rahatsız edici olan sistem değil, yalnızlık. Ve o yalnızlık, ülke fark etmiyor. Fraser’ın karakteri aslında iyi bir oyuncu olduğu için değil, kaybolmuş olduğu için bu işe çok yakışıyor. Hayatında gerçek bir yönü olmayan birinin, başkalarının hayatına geçici de olsa bir yön vermesi…
Film tam burada yumuşak ama derin bir yerden dokunuyor. Çünkü oynanan roller sahte olabilir, ama o an paylaşılan duygular hiç de öyle durmuyor. Brendan Fraser’in canlandırdığı filmin kahramanı, yabancıların hayatlarına farklı rollerle dahil oldukça, performans ile gerçeklik arasındaki çizgiler bulanıklaşırken, beklenmedik bağlar kurmaya başlıyor. Tam da filmin kalbine giren yer burası aslında. Aile bağlarının kanla değil, ihtiyaçla ve temasla kurulduğu yer.
Philip’in küçük bir çocuk için baba rolüne girdiği hikâye bunun en net örneği. Çocuğun iyi bir okula gidebilmesi için “baba”ya ihtiyacı vardır. Kağıt üzerinde. Sistem bunu ister. O da baba olur. Cümleler ezberlenir, duruş ayarlanır, doğru yerde gülümsenir. Her şey rol gibidir. Ama çocuk için bu baba, ilk kez biri tarafından ciddiye alınmak demektir. Yanında yürüyen, onu dinleyen, varlığıyla güven veren biri. Ve film burada çok ince bir şey yapar: Bağın ne zaman kurulduğunu bize göstermez. Bir anda fark ederiz ki o adam artık rol yapmıyordur. Kızla arasında adı konmamış ama gerçek bir bağ vardır. Süresi sınırlı, adı sahte ama hissi inkâr edilemeyecek bir bağ.
Benzer bir kırılma, eski popülerliğini yitirmiş yaşlı oyuncu hikâyesinde de yaşanır. Adamın kızı, babasının hayatının kitap olmasını ister. Onu yeniden değerli hissettirmek için bir gazeteci kiralar. Philip bu kez soru soran, not alan, bir gazeteci rolü oynar. Ama yaşlı adam için mesele kitap değildir. Birinin onun hikâyesini ciddiye almasıdır. Bir zamanlar alkışlanan ama artık unutulmuş bir adamın, hâlâ anlatmaya değer bir hayatı olduğunu hissetmesi. Gazeteci rolü burada bir anahtar olur; kapıyı açar ama içeri giren şey samimiyettir. Ve yine aynı noktaya gelinir: Rol başta nettir, sınırlar bellidir. Ama zaman geçtikçe iki adam arasında da gerçek bir bağ oluşur. Biri anlatır, diğeri dinler. Bu bile bazen aile olmaya yeter.



