YAZARLAR

FUNDA KARAYEL / Çözüm, izleyiciye bedel ödetmek mi?

Sanat kurumlarımız her şey yolunda gittiği zaman çok iyiler ancak işler tam tersine döndüğünde paralize oluyorlar. Kriz nasıl yönetilmez dersi veriyor adeta hepsi sırayla. Malum sanat dünyasındaki ifşalar devam ediyor ve tacizciler bir bir işlerinden çıkartılıyorlar. Burada verilen tepki harika, kurumların refleksleri takdire şayan. Peki ya bir sonraki adım, o yok işte.

Fotoğrafçı Cemil Batur Gökçeer hakkında ortaya atılan iddialar sonrası Ka Mekan projeleri durdurdu, Arter sergisinden sanatçının işini çıkardı. Hızlı ve net tavır, takdire şayan. İzleyiciye, emeğe, sanata zarar vermeden meseleye refleks göstermek… Gerçekten olması gereken de bu değil mi? Peki Akbank Sanat ne yaptı? 22. Akbank Kısa Film Festivali kapsamında hizmet aldıkları şirketin yöneticisi Selim Evci hakkında sosyal medyada çıkan paylaşımları gerekçe göstererek festivalin tamamını iptal etti. Karar metinlerinde kurum değerleri ve ilkeler vurgusu güçlüydü, evet, ancak sonuçta cezalandırılan yine izleyici, yine emekçiler oldu.

Festivalin iptali, onlarca kısa filmin, yönetmenin, sinemaseverin emeğinin çöpe atılması anlamına geliyor. Bu mudur kriz yönetimi? Kriz anında refleks göstermek elbette zor. Ama en kestirme yol her zaman en doğru yol değil. Bir sanat kurumunun tavrı yalnızca suçlanan kişiye karşı değil, aynı zamanda desteklediği üreticilere, izleyiciye ve sanatın kendisine karşı da sorumluluk taşır. Bu yüzden, Arter’in yaptığı gibi sanatçının eserini sergiden çıkarmak, projeyi durdurmak ama serginin ya da festivalin devam etmesini sağlamak çok daha dengeli bir çözüm.

Bir kurumu ayakta tutan, tek bir kişi değil, koca bir kolektif emektir. Bir diğer sorun, açıklamaların tonu. Kağıt üzerinde kurumsal ‘soğuk’ cümleler yerinde görünebilir ama toplumun vicdanına seslenmeyince içi boş kalıyor. Kamuoyunun güvenini kazanmanın yolu yalnızca ‘ilkeler’ demek değil; aynı zamanda şeffaf, kararlı ve izleyiciyi dışarıda bırakmayan bir iletişim dili kurmak. Oysa yapılabilecek çok basit bir şey vardı, o da festival kadın bir yönetmene, bağımsız bir jüriye devredilerek sürdürülebilirdi. Kamuoyuna sanatçılara ve izleyicilere desteğimiz sürüyor, festivale onların mesajı verilseydi. Şimdi soruyorum: Bir kriz anında gerçek güç, iptal tuşuna basmak mıdır, yoksa tüm paydaşları koruyarak süreci yönetmek mi? Sanat kurumları reflekslerini hızla göstermeli, evet. Ama refleks ile acele arasında ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında cezalandırılan ne yazık ki çoğu zaman suçlanan kişi değil, sanatın kendisi oluyor.

MÜZAYEDEDE SANATÇININ PİYASASI NASIL DÜŞÜRÜLÜYOR?
Gün geçmiyor ki sanat dünyasında yeni bir skandal duymayalım, bu hafta yeni bir hadise duydum. Daha doğrusu, olay demek hafif kalır, düpedüz düzenbazlık. Araştırdım, sordum, soruşturdum. Karşıma çıkan cevap şu: Bunda şaşıracak ne var? Her zaman böyleydi. Demek ki herkes biliyor, herkes susuyor. Ve sistem devam ediyor.

Mesele şu: Bir kadın sanatçı, çok ünlü bir koleksiyonerin özel ilgisine karşılık vermezse, bedelini ödemek zorunda kalıyor. Nasıl mı? Onun eserleri müzayedede değerinin yarısına satılıyor. Yani piyasası bilinçli olarak düşürülüyor. Sonrası malum: O sanatçı piyasada iş yapamaz hale geliyor. Bu sadece taciz değil, bu bir kariyer suikastı. Kadının mesleki varlığına yapılmış planlı bir saldırı. Sanatçı istemediği için adını veremiyorum ama çok ünlü bir galeriden sürekli ayrılan sanatçıları incelemenizi öneririm. Neden ayrıldıkları da ayrı bir konu tabii.

“Hayır” demenin bedeli, ömür boyu görünmez kılınmak. Peki bu düzen nasıl yıkılmıyor? Çünkü herkes kendi payını alıyor. Koleksiyonerler ucuzdan iş kapıyor, galeriler sus payıyla yoluna devam ediyor. Sanat piyasası zaten spekülasyon üzerine kurulu bir alan, etik kurallar kağıt üzerinde bile yok. Böyle bir ortamda taciz, manipülasyon ve şantajın kök salması şaşırtıcı mı? Hayır. Ama bu normalleştirmeyi kabul etmek, suça ortak olmak. Sorulması gereken soru şu: Neden herkes biliyor ama kimse konuşmuyor? Neden tacizci sanatçılar, koleksiyonerler ve galericiler hakkında “fısıltı gazetesi” dışında hiçbir şey duymuyoruz? Çünkü sektörün içinden cesur sesler çıkmadıkça, bu düzen asla yıkılmayacak. Sanat dünyasının parıltılı vitrininde bir kez daha görüyoruz ki: Ahlaksızlık diz boyu, sessizlik ise suç ortağı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu