KEREM ALKİN / Toplumsal mukavemet ve sosyal sermaye


Türkiye son dönemde bir yandan küresel, bölgesel jeopolitik ve jeoekonomik krizlere, çatışma ve gerginliklere ya da küresel belirsizliklerle karşı etkin bir strateji ve mücadele kararlılığı ortaya koyarken; bir yandan da, toplumsal dokusunu, değerler sistemini ve sosyal dayanıklılığını sınayan bir başka dalgayla da mücadele yürütüyor. Yasadışı kumar ve bahis ağları, uyuşturucu madde kullanımını yaygınlaştırmaya çalışan illegal yapılar, marjinal ve dejenere yaşam tarzlarına sosyal medya mecraları üzerinden görünürlük kazandırmaya, hatta zerre utanmadan, zaman zaman normalleştirilmeye dahi teşebbüs eden bir zehirli zihniyet, geniş toplum kesimlerinde haklı bir şaşkınlık ve rahatsızlık oluşturmuş durumda 1965 kuşağından biri olarak, milli ve manevi değerlerle büyümüş, ama dünyaya da kapalı kalmamış bir neslin temsilcileri olarak, bu tabloyu yalnızca bir ‘asayiş sorunu’ olarak değil; aynı zamanda bir toplumsal çürüme riski olarak da görüyoruz. Çünkü, toplumlar sadece ekonomiyle, hukukla ya da güvenlikle ayakta kalmaz. Toplumları ayakta tutan esas kolonlar, ortak değerler, ahlaki mutabakat, güven duygusu ve doğru ile yanlış arasındaki sınırların netliğidir. Bu kolonlar zayıfladığında, en güçlü ekonomi bile içeriden çökebilir. Nitekim, ABD ve Avrupa’da derinlik kazanan toplumsal mutabakattaki zayıflamanın etkilerini çok net gözlemlemekteyiz.
Bu yüzden, bugün Türkiye’de yürütülen yasadışı kumar, bahis, uyuşturucu ve illegal ekonomik faaliyetlere yönelik kapsamlı soruşturmalar sadece birer adli süreç olmayıp; esas toplumsal mukavemetin yeniden tahkimi anlamına gelmektedir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve İstanbul’daki üç önemli Adliyemizin Başsavcıları koordinasyonunda yürütülen operasyonlar, soruşturmalar ve dava süreçleri, Türk toplumunun bağlı olduğu ahlaki ve hukuki sınırların yeniden idraki adına, kritik önemde bir kamusal mesaj içeriyor: ‘Bu ülkenin değerleri asla pazarlık konusu değildir.’
Bu önemli mücadele, aynı zamanda çok tehlikeli bir zihniyetle de hesaplaşmadır; mafyatik yapılanmaları, illegal örgütlenmeleri, suç ekonomisini ve marjinal yaşam tarzlarını ‘özgürlük’, ‘modernlik’ ya da ‘bireysel tercih’ ambalajı içinde meşrulaştırmaya çalışan bir zehirli zihniyetle. Uyuşturucu bağımlılığı bir özgürlük değil, tehlikeli bir esarettir; kumar ve bahis bağımlılığı bir eğlence değil, bir yıkımdır; mafyatik yapıların gölgesinde kurulan ilişkiler bir hayat tarzı değil, bir çürümedir.
Küresel jeopolitik gerginliklerin derinleştiği, dünya sisteminin yeniden şekillendiği, güç mücadelelerinin sertleştiği bir dönemde, önde gelen ülkelerin toplumlarının en büyük sermayesi artık sadece para, teknoloji ya da silah değildir. En büyük sermaye toplumsal güven, ahlaki tutarlılık ve ortak kader bilincidir. Buna literatürde ‘sosyal sermaye’ diyoruz. Bu kavramın pratikteki anlamı ise şudur: İnsanların birbirine güvenmesi, devlete güvenmesi, hukuka güvenmesi ve birlikte yaşamanın anlamına inanması.
Eğer bir toplumda gençler hızla bağımlılıklara sürükleniyorsa, illegal ağlar cazibe merkezi haline geliyorsa, ahlaki sınırlar bulanıklaşıyorsa, o toplum dış tehditlere karşı da içeriden zayıflar. Çünkü içeriden çözülen bir toplumu ne ordular koruyabilir, ne sınırlar, ne de yüksek yüksek ekonomik büyüme oranları.
Bu yüzden bugün yürütülen bu olağanüstü önemli hukuki mücadele, sadece suçla değil; çürümenin normalleştirilmesiyle de etkin mücadeledir. Bu, sessiz ama derin bir kültür savaşıdır. Bu mücadele, gençliğimizi koruma mücadelesidir; aile değerlerimizi tahkim etme mücadelesidir, toplumsal vicdanı koruma mücadelesidir.
Türkiye’nin geçmişten gelen, bizi bu topraklarda var eden tarihsel gücü tam da buradadır; kriz anlarında kendi iç ahlaki pusulasına dönme yeteneği. Milli ve manevi değerler bu anlamda romantik kavramlar olmayıp, bizatihi bir stratejik dayanıklılığın kaynağıdır. Toplumsal mutabakatı güçlendirmek, değerler etrafında yeniden birleşmek ve hukuku kararlılıkla işletmek, Türkiye’nin 21. Yüzyıl’daki en önemli güvenlik politikalarından birisidir.
Bugün illegal yapılara, yolsuzluğa, rüşvete, irtikaba ve suç ekonomisine karşı verilen mücadele; sadece adliye koridorlarında yürüyen teknik bir süreç değildir. Bu süreç, aynı zamanda Türk toplumunun kendisiyle yaptığı bir muhasebedir. “Biz bugün ve gelecekte nasıl bir ülke olmak istiyoruz?” sorusuna verilen fiili bir cevaptır.
Ve bu cevap şudur: Türkiye, çürümeye asla müsamaha göstermeyen; onunla yüzleşen, onu temizleyen ve kendi değerleriyle kendini yeniden inşa eden bir ülkedir. İşte toplumsal mukavemet tam da budur. Ve sosyal sermaye tam da burada yeniden yeniden güçlenmektedir. Nasıl ki, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın güçlü, kararlı ve vizyoner liderliğinde, sert ve yumuşak güç unsurlarımız dünyaya nam salmış durumdadır; toplumsal mukavemetimiz ve sosyal sermayemiz de Türkiye’nin ‘sessiz gücü’dür.



