MEHMET RAKİPOĞLU / Ateşkes Sonrası Devam Eden İsrail Şiddeti Ve Gazze’de İnsani Kriz


10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ve ABD arabuluculuğunda varıldığı ilan edilen Gazze ateşkesi, iki yıllık yoğun çatışmaların ardından bir istikrar umudu olarak sunulmuştu. Ancak, ateşkesin ilanından bu yana geçen süre, bu anlaşmanın pratikte İsrail saldırganlığının durdurulması anlamına gelmediğini, aksine şiddetin farklı bir forma bürünerek sürdüğünü ortaya koymaktadır. Bu anlamda İsrail’in ateşkesi nasıl ihlal ettiği, bu ihlallerin yol açtığı derinleşen insani kriz, ihlallerin altında yatan yapısal nedenler, uluslararası cezasızlık rejimi ve son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘nin (BMGK) 2803 sayılı kararı gibi uluslararası müdahalelerin krizi çözme potansiyelinden ziyade nasıl kalıcı bir kontrol mekanizmasına dönüştüğü merak konusu haline gelmiştir. Gazze’deki durumun basit bir ateşkes ihlali olmaktan çıkıp, yapısal şiddetin normalleştiği ve uluslararası hukukun işlevsizleştirildiği yeni bir aşamaya evrildiği görülmektedir.
Ateşkesin Sistematik İhlali ve Kontrol Stratejisi Olarak Şiddetin Sürekliliği
Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesini takip eden yaklaşık elli günlük süreç, ihlallerin ne denli yaygın ve sistematik olduğunu gözler önüne sermektedir. Gazze Hükümeti Medya Ofisi’nin verilerine göre İsrail, ateşkesi yaklaşık 500 kez ihlal etmiş, bu da günde ortalama 11’den fazla ihlale tekabül etmektedir. Bu ihlallerin analizi, İsrail’in stratejisinin dört temel sacayağı üzerine inşa edildiğini göstermektedir.
Birincisi, ihlaller çeşitlilik arz etmekte ve hayatın tüm alanlarını hedef almaktadır. Rakamlara yansıyan 393 saldırı, 113 sivillere ateş açma, 17 sarı hat ötesi operasyon, 174 hava/topçu bombardımanı ve 85 mülk yıkımı, askeri taktiklerin yanı sıra sosyal ve ekonomik dokunun imhasını da hedefleyen bütüncül bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bu durum, İsrail merkezli şiddetin sadece güvenlik odaklı değil, Filistin toplumunu çökertme stratejisinin parçası olduğunun göstergesidir.
İkincisi, ihlaller coğrafi olarak yayılmış ve yerinden etme dinamiklerini hızlandırmıştır. İşgalci İsrail güçlerinin, anlaşma gereği çekildiği “sarı hattın” yüzlerce metre ötesine ilerleyerek Şucaiyye, Tuffah, Refah ve Han Yunus‘ta saldırılar düzenlemesi, ateşkesi bir dondurma değil, pozisyon alma ve kontrolü yeniden tesis etme fırsatı olarak gördüğünü kanıtlamıştır. Bu taktik ilerleyiş, zaten yerinden edilmiş durumda olan yüzlerce Filistinli ailenin, temel altyapıdan yoksun bölgelere doğru yeniden savrulmasına neden olarak insani krizi kronik bir hale getirmiştir.
Üçüncüsü, insani yardım krizi kasıtlı ve stratejik bir şekilde derinleştirilmiştir. Anlaşma günde 600 yardım tırının girişini şart koşmasına rağmen, bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamış, günlük ortalama 150 tırla sınırlı kalınmıştır. Daha da çarpıcı olan, İsrail’in besleyici gıdalar (et, süt, sebze) ve tıbbi malzemelerin girişini kısıtlarken, besin değeri düşük atıştırmalıklara izin vermesidir. Bu durum, yardımın göstermelik bir eylem olduğunu, asıl amacın toplumun fiziksel ve biyolojik direncini kırmaya devam etmek olduğunu açıkça göstermektedir.
Dördüncüsü, sağlık altyapısının iyileştirilmesi kasıtlı olarak engellenmektedir. ABD’li cerrah Dr. Feroze Sidhwa gibi uzmanların Gazze’ye girişinin engellenmesi, Gazze’deki Kemal Advan Hastanesi baş hekimi Dr. Hüsam Ebu Safiye gibi tamamen sivil isimlerin halen İsrail hapishanelerinde hukuksuzca esir edilmesi, binlerce kritik yaralının hayati operasyonlara erişimini imkânsız kılmaktadır. İsrail’in bu politikaları, sadece bir insan hakları ihlali değil, aynı zamanda uluslararası hukukun bir parçası olan tıbbi yardımın tarafsızlığı ve erişilebilirliği ilkesinin de açık bir ihlali olarak zuhur etmektedir.
Cezasızlık Kültürü ve Uluslararası Sistemin Yapısal İşlevsizliği
İsrail’in bu sistematik ihlalleri gerçekleştirmeye devam etmesinin ardında, onlarca yıldır süregelen ve uluslararası sistem tarafından beslenen bir cezasızlık kültürü yatmaktadır. Bu kültürün işleyiş mekanizması, birbiriyle bağlantılı üç dinamikle açıklanabilir. Birinci dinamik, Batılı güçlerin, özellikle de ABD’nin koşulsuz diplomatik ve askeri desteğidir. İsrail, ateşkes ihlallerine rağmen ABD’den gelen silah akışının ve BM’deki siyasi korumanın devam ettiğini görmüş, bu da kendisine fiili bir dokunulmazlık kalkanı sağlamıştır. Örneğin, Almanya’nın 8 Ağustos’ta göstermelik de olsa yürürlüğe koyduğu ve ateşkesi gerekçe göstererek İsrail’e yönelik silah ambargosunu kaldırması, ihlallerin uluslararası ilişkilerde bir yaptırımla karşılaşmak bir yana, normalleştirildiğinin ve ödüllendirildiğinin göstergesidir.
İkinci dinamik, İsrail’in iç siyasetinde şiddetin kurumsal bir ideoloji haline gelmesidir. İsrail halkının yüzde 82’sinin Gazze’deki soykırıma varan savaşı desteklemesi ve İsrail merkezli ‘insan hakları’ örgütü B’Tselem’in “Our Genocide” raporunun da altını çizdiği gibi, İsrail’in Gazze’deki ‘operasyonları’ geçici bir güvenlik tepkisinden ziyade, apartheid, demografik mühendislik ve Filistinlileri sistematik olarak insanlıktan çıkarma üzerine kurulu uzun vadeli bir devlet politikasının tezahürüdür. Bu bağlamda ateşkes, İsrail için stratejik hedeflerinden vazgeçtiği bir anlaşma değil, taktiksel manevra alanı yaratan operasyonel bir mola olarak görülmektedir.
Üçüncü ve belki de en kritik dinamik, uluslararası hukuk mekanizmalarının işlevsizleştirilmesidir. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) İsrail’in soykırım yapmaktan kaçınması ve yardımın önünü açması yönündeki tedbir kararları sürekli olarak göz ardı edilmiştir. Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesini zedelemekte ve güçlü devletlerin uluslararası hukuku seçici bir şekilde uygulayabileceği tehlikeli bir emsal oluşturmaktadır. Diğer bir ifade ile İsrail, hukukun gücü yerine gücün hukukun nasıl kurumsal biçimde uluslararası sistemde işletildiğinin en net örneği olarak görülebilir.
BMGK 2803 Sayılı Karar: Krizin Çözümü mü, Kalıcı Kontrolün Kurumsallaşması mı?
BMGK’nın 17 Kasım 2025’te kabul ettiği ve ABD Başkanı Trump’ın 20 maddelik planını onaylayan 2803 sayılı karar, geçtiğimi süreçte krize çözüm getirmek bir yana, mevcut yapısal sorunları daha da derinleştirme potansiyeli taşımaktadır. Kararın analizi, dört temel probleme işaret etmektedir.
İlk olarak, BMGK’nın 2803 no’lu kararı her türlü hesap verebilirlik mekanizmasından yoksundur. Plan, İsrail’in iki yıl boyunca işlediği iddia edilen savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım eylemleri için herhangi bir soruşturma, yargılama veya tazminat öngörmemektedir. Bu durum, geçmişte işlenen suçları affetmekte ve benzer ihlallerin gelecekte de tekrarlanmasının önünü açmaktadır. BM, bünyesindeki BMGK nedeniyle bu kararı engelleyemeyerek İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü gibi uluslararası güvenilir kurumların İsrail’in soykırım suçu işlediğine dair yayımladıkları raporları görmezden gelmiş ve İsrail’e karşı somut adım atmamıştır.
İkinci olarak, karar, Gazze’nin siyasi geleceğini Filistinlilerin iradesinden kopararak uluslararası bir vesayete tabi kılmaktadır. “Barış Kurulu” ve “Uluslararası İstikrar Gücü” gibi yapılar, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tamamen yok saymakta ve Gazze’yi bağımsızlıktan uzak, dışarıdan yönetilen bir varlık statüsüne indirgemektedir. Bu durum da ABD ve İsrail’in halen kolonyal kodlarla Filistin’e yaklaştığını net biçimde göstermektedir.
Üçüncü olarak, karar güç dengesizliğini kurumsallaştırmaktadır. Gazze’nin meşru aktörü olan Hamas’ın silahsızlandırılması şart koşulurken, bölgenin tek nükleer gücü ve en gelişmiş ordusuna sahip olan İsrail’in askeri kapasitesine yönelik hiçbir sınırlama getirilmemektedir. Bu, güvenliği tek taraflı olarak tanımlamakta ve İsrail’in askeri üstünlüğünü kalıcı kılmaktadır.
Dördüncü olarak, karar, insani yardım sistemini siyasileştirmektedir. İsrail ve ABD’nin kurduğu Gazze İnsani Yardım Vakfı gibi insani yardım kılıfı altında katliamı örtbas eden kurumlar gibi İsrail ve ABD, BM’ye bağlı kurumların da meşruiyetini zedelemeye çalışmaktadır. Bu anlamda BM’ye House of Lies (Yalanlar Odası) diyen ve tarafsız bir aktör olan BM Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı’nı (UNRWA) terör listesine alan İsrail, insani yardım mekanizmalarını da ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla ABD-İsrail koordinasyonu Gazze’deki insani krize dair üreteceği her türlü yardım dağıtım mekanizmasının, işgalin derinleşmesine ve Gazzeli sivillere yaptırım aracına dönüşeceği tahmin edilebilir.
Sonuç olarak Gazze’deki ‘ateşkes’ sonrası dönem, bir çatışmanın sona ermesi olarak değil, şiddetin biçim değiştirerek sürdüğü, insani krizin kronikleştiği ve uluslararası hukukun etkisizleştirildiği yeni bir aşama olarak görülebilir. İsrail’in sistematik ihlalleri, uluslararası cezasızlık kalkanı sayesinde bir stratejiye dönüşmüş, BMGK’nın 2803 sayılı kararı ise bu stratejiyi meşrulaştıran bir çerçeve sunmuştur. Bu tablo, uluslararası sistemin adalet ve eşitlik temelinde işlemediğini, aksine güçlü aktörlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiğini bir kez daha teyit etmektedir. Ancak, bu karanlık manzaraya rağmen, küresel sivil toplumun ve insan hakları örgütlerinin ısrarlı çabaları, hesap verebilirlik talebinin sürdüğünü göstermektedir. Gazze’de kalıcı bir barışın tesisi, ancak işgalin sona ermesi, Filistin halkının haklarının tanınması ve işlenmiş olan ağır suçlar için adaletin tesis edilmesiyle mümkün olabilir. Aksi takdirde, ateşkes adı altında yaşananlar, daha büyük bir fırtınanın sadece habercisi olarak görülebilir.



